Ak Sakallı Dede

Ak Sakallı Dede

Başına gelen ve insanı isyan ettiren, yaşama küstüren türlü olaylara rağmen bilge bir insan edasıyla yaşamının her çağında iyi kalmayı, yüreğindeki sevme iştahını korumayı başarmış, temas ettiği her insanın kalbine taht kuran, her hatırlandığında rahmetle ve bir küçük tebessümle anılan insanlar da yaşadı bu topraklarda…’Ak sakallı bir dede’

Yüksek adımlı, geniş sahanlıklı, karanlık merdivenleri çıkmak için güçlerini zar zor toplayıp öyle gelmişlerdi ölüm raporunu almaya.

İkisi de sessiz, ikisi de çaresiz, birbirlerinin gözünün içine bakıyorlardı. Kendileri yaşamaya ve var olmaya devam ettikleri için neredeyse bir utanç duygusuna kapılmışlardı. Bir baba ve bir can dost yan yana oturup ölüm karşısında umutsuzluklarını paylaşmaktaydılar.

Kalmak ile göçüp gitmek arasındaki nüansa takılı vaziyette öylece bekliyorlardı. Ellerindeki resmi tutanakta, hafızalarında parıldayan gülen gözlerin aksine o güzelim çakır gözlerin kapandığı ve bundan böyle kalan ömürlerinde o güzel canlı gözlerin içine aşkla bakılamayacağı yazıyordu.

Fıstık yeşili çakır gözler…İçleri gülen, içleri insanı sımsıcak kucaklayan gözler…Kapanıyorlar. Etle tırnak gibi iç içe girmiş hayatların bağı da böylece çözülüyordu. Biri oğlunu biri en yakın dostunu yitiren bu her şeyden habersiz kalpler tık tık tık atmaya devam ediyorlardı. Malesef…

Hayat heyecanla yaşanıyor ve her şey tıkırında gidiyorken hiç farkında olunmayan, her şeyin kendiliğinden güzel olduğuna dair kabul, ani bir ölüm haberi ile darmadağın oluyordu. Hayata heyecan veren asıl şey; tam da hayatın ne güzel olduğunu düşündüğümüz zamanlarda başımıza gelen umulmadık olaylar değil miydi?

Henüz birkaç saat önce muhteşem zırhıyla güçlü ve heybetli, yenilmez kabul edilen Hektor’u pırıl pırıl parlayan kılıcı ile atına binerken görüp büyülenen ordunun duyduğu güven, baş edemediği bir savaşçı karşısında nasıl da yerle bir oluyor, tüm inanış, sahip olunan tüm inançlar toza dumana nasıl boğuluyorsa, işte tam o saniyede bu çakır gözlü adamın çevresindeki herkesin zihinleri bulanıklaşıyor, geleceği kurgulanan berrak hayatlar toza dumana karışıyordu.

Her ölüm bir kapı kapatıyorken bambaşka kapılar açarak hayat kurgusunu engellenemez bir şekilde olgunlaştırıyordu. Eşini kaybeden genç bir kadın iki küçük muhteşem kızını da yanına alarak yüreğinde yaşattığı sevgisiyle yoluna devam ederken baba ocağında ilk gece başını yastığa koyup kızlarına sarıldığında neler düşünüyordu kim bilir? Kuş gibi kalbiyle kartal gibi pençelere sahip olabilir miydi acaba? Zalim hayat adaletin bu muydu?

Bu dünyada herkesin bir kavgası vardır. Her kavga, içinde aynı duyguyu barındırır. Var olmak… Herkese inat, her şeye rağmen, sonuna kadar… Kavga hiç bitmez. Özünde aynı kaynaktan; acıdan beslenen bu kavgada, başarı en büyük acıları çekenindir.

Ersin EREN

Acı dolu kavgalardan, var oluş mücadelesinden sağ salim çıkmayı başaran, yenilmezlik yolundadır ve sanılır ki, bütün bu kavga, çekilen bunca acıdan sonra kişi merhamet bilmez, gözünün içine bakmaya çekineceğin, kalbi mühürlenmiş birisine dönüşecektir.

Oysa o insanların gözünde sonsuz bir merhamet, güven, huzur ve mutluluk görürsünüz. Acıyla yoğrularak hayata tutunmayı başarmış kalplerdir konumuz… ve benzer acılar birbirine temas eden hayatların genlerine işlenerek nesilden nesile, kalpten kalbe aktarılır.

(Burada anlatıcının geçen hafta Sınır Tanımayan Doktorlar yazısı ile bağlantı kuruyoruz)

Yıllar evvel babasını sarsan, onu hayata bağlayan köklerine bir balta vuran, bu acı haber nasıldıysa, yıllar sonra benzer bir şekilde şimdi kendisini yoğuruyordu. Tesadüf müdür, kader midir, kuantum mudur, ne denirse densin, insanın algıları aralandıkça yaşamın gizemi, hiçliğe inat, insanı kendi karmaşası içine çekmeyi başarıyor, insandaki yaşama tutunma, geleceği merak etme, güne heyecanla başlama arzusunu pekiştiriyordu.

Peki nasıl olmuştu da, yıllar evvel babasını hüzne boğan, içindeki çocuğu yok edip, hayallerini dizginleyen, daha hızlı, daha güçlü, daha mutlu olmak için duyduğu heyecanı ölüm gibi kaba saba bir gerçeklik yaratarak söndüren aynı duygular şimdi kendi zihninde cereyan ediyordu. Ne hiçlik, ne anlamsızlık, ne deistlik ne de tanrısal ilahi bir güç bunu açıklayamıyordu.

Daha birkaç gün önce telefonda yazıştığı, kafasını çok az sola çevirerek dudak büküp burnundan kısa bir soluk vererek (burada okumaya ara verip bu hareketi yapmayı deneyin lütfen!) iflah olmaz bu serseri diye tatlı tatlı iç geçirdiği arkadaşının ölüm haberi ne gariptir ki; onu kendi babasının omuzlarına götürmüştü. Ölüm haberini alır almaz kendisini sokaklara atmış, buz gibi esen rüzgara aldırmadan sıcacık evinden neşeyle cıvıl cıvıl oynaşan çocukların hayal dünyasından gerçekle yüzleşmeye çıkmıştı.

Ne bir parka ne bir hırka ne bir şapka, yalın ayak yarı çıplak kışın ortasında sokaklara atmıştı kendisini. Gözünden akarken göz yaşları telaşlı elleri numarayı çevirmeye çalışıyordu. Korkusuzca gerçekle yüzleşmek için gücünü toplayıp karşısına dikilmek istiyordu yalan olduğunu umarak ama gerçeğin ta kendisi, kocaman bir şamar indirmişti ve şimdi canı yanıyordu.

Elleri ayakları buz kesmiş, göz yaşları yanaklarında donmuş, yüzü bembeyaz babasının yanına gitmişti.
-Ölmüş yaaaa, diyebilmişti ağlayarak. Yüzü ekşi bir şey yemiş gibi buruş buruştu. Heyecanına kapıldığı hayat filminin sevimli bir film olmaktan çıkıp korku filmine dönüşmesi yüzünü buruşturmuştu.

Babasından her şeyi düzeltmesini beklemişti; her şeyi geri almasını, onu arkadaşının yanına götürmesini, beraber gülüp eğlendikleri, yarıştıkları çocukluklarına. Babasının her şeyi eski haline getirme gücü olduğuna inanırdı. Babalar öyledir ya işte çocuklarının gözünde. Bir kaza mı oldu, karakola mı düştün, dayak mı yedin, dolandırıldın mı, yediğin haltlar ortaya mı çıktı, başın beladaysa eğer babalar düzeltir her şeyi. Onu karşında gördüğün anda ya da hiç olmadı sesini duyduğun o anda dahi her şey düzelmeye başlamıştır bile. Babaların öyle bir özelliği vardır. Anneler merak etmesinler onlar daha sonra anlatacağım…

Ne var ki; babası o anda tıpkı seneler önce bir trafik kazasında bu ak sakallı dedenin canından bir parçayı, onun çakır gözlü oğlunu nasıl kaybettiyse şimdi aynısını oğlunun yaşıyor olduğuna şaşkındı. Baba olmanın yüklediği role bürünmeye çalışarak oğlunun biçare haline çözüm üretme endişesiyle sakinleştirici bir ilaç getirmişti.

O ilaç ölüm karşısındaki boyun eğişti. Hiçbir babanın hiçbir şekilde düzeltemeyeceği yegane ve çırılçıplak gerçeğin karşısındaki boyun eğiş. Ne kadar çaresiz, ne kadar umutsuzdular. İlaç hemen o anda etkisini göstermiş, hiçbir şeyin düzelmeyeceğine, eski haline de gelmeyeceğine herkesi inandırmayı başarmış, tek çarenin ölümü kabullenmek olduğu fikrine yakınlaştırmıştı.

ak sakallı dede
Ercüment Eren

(Ak sakallı dedenin hikayesi)

-doktorun bir seansı kaçaymış?
-100 lira
-oooooo vay anam vay
-inönü’ nün de doktoruymuş, kime gittiysek olmadı. Bu adam da hiçbir şeyi yok derse benim de yapacak bir şeyim kalmaz artık. Ne edeyim ki ben daha?
-dur bakalım hele ki, ne diyor doktor.

—————-

-evet doktor bey, biz böyle çaresiz kaldık. Devamlı hastayım, devamlı dertliyim deyip duruyor. Bi midesi ekşiyor, ertesi gün içi titriyor, başka gün başı zonkluyor, bitmiyor derdi.
-evlenmeden önce nasıldı?
-doktor beyim, aslında ben bunun ablasını çok sevdiydim de bana bir türlü bu kıymetlimiz diye vermediydiler. Ben de iç güveyliğini bile kabul edip sevdiğimin köyüne yerleştim. Orada da çok sevildim ama doğum sırasında çocuk ters gelip de gece saati köyden hastaneye yetişemeyince, eşim kollarımda verdi canını. Hem eşim hem kanım sizlere ömür oldular.
-benim seansa aldığım, ikinci eşiniz oluyor bu durumda, öyle mi?
-evet doktorum, eşimin küçük kardeşidir.
-Hmmmm
-O ölünce ben de bir süre kayınpederimde kaldıydım. Kayınpeder de beni çok severdi sizlere ömür. Bu küçük kızı bir başkası kaçıracaktı da bana sahip çıkma görevi verilmiş oldu.

Doktor seansta görüştüğü kadının ablasının kocasıyla evlenen kadın olduğunu duyduğundan bu yana yapmakta olduğu işe olan tüm ilgisi dağılmış, kendisine anlatılmakta olan diğer mevzuulardan uzaklaşmıştı.
Bir anda tıbbi bir vaka ete kemiğe bürünmüştü. Her yaşamın içinde barındırdırdığı dışarıdan algılanması mümkün olmayan sadece yakınlaşıp içine girdikçe fark edilen dram, o saniyede bütün bildiklerini, orada bulunma sebebini unutturmuştu. Sanki uzun bir yolculuğa çıkan iki arkadaşın birbirlerine anlatacakları hikayelerden başka yapacak hiçbir şeyleri yokmuşcasına pür dikkat dinliyorlardı birbirlerini.

-ilk eşinizin kız kardeşi demek, onun da rızası oldu mu bu duruma?
-o küçüktü, öyle işte köy yerinde verdiler bana, evlendiğimizden bu yana da bitmiyor hastalığı, kocalığımızı zaten bilmeyiz doktorum ama hiç mutlu olmayan, hiç yüzü gülmeyen bir eşle birlikte bir hayat da olmuyor.

Doktor şaşkınlıkla dinlemeye devam etti. Bildiği her şeyi unutmuşcasına, yaptığı tüm testlerin, tüm incelemelerin, tıbbi analizlerin vardığı netice ile bağı kopmuşcasına bir dost, bir sırdaş gibi yanıtladı.
-bayım, ben her şeylerini kontrol ettim, sapasağlam bu hanım, naz yapıyor bence, sen gönlünü çelecek bir şeyler bulacaksın. Yoktur başka yolu…

Dönerken eve, yolda biraz olsun rahatlamıştı. İplerin kendi elinde olduğu hissi güven vermişti. Demek biraz gönlünü hoş etse, biraz daha ilgi gösterse dünyaları değişecek, her şey yerli yerine oturacaktı.

Mutlu olmak bu kadar basitti demek, bu kadar basitti ha! Bu düşüncelerle hayata sımsıkı bağlanmıştı. Çocuklarına düğünler yapmış, uzak diyarlardan en güzel gelinleri bulmuş, bal gibi kestane gibi torunları kucağına almak nasip olmuş, bahçelerine meyve ağaçları dikmişti.

Efsane meyve bahçesi, dillere destan olan ağaçlar, o ağaçların meyvesinin kokusu, baldan tatlı elmaları, armutları, şeftalileri o mutlu zamanların ürünüydü. Aradan ne kadar uzun zaman geçerse geçsin her daim rahmetle ve bir küçük tebessümle hatırlanan bu güzel insan geçmişin ağırlığından kurtulmuş, mutluluğun, barışın, içi gülen gözlerin, şen kahkahaların hüküm sürdüğü, herkesin gıpta ettiği bir hayat yaşamaya başlamıştı.

Heyhat daha bu mutlu günlerin tadını çıkaramadan, yemyeşil çakır gözlü oğlunun ömrünün baharında o güzel gözlerini bir kızına, bütün becerilerini diğer kızına miras bırakıp göçüp gideceğini, kendinin karanlıklarda kalacağını, bir dalında armut bir dalında elma, şeftali, erik aşılı meyve bahçelerinin boş, bakımsız, kimsesiz kalacağını hiç tahmin edebilir miydi? Kim tahmin edebilirdi ki?

İşveli, neşe dolu, cıvıl cıvıl bir güzel için kurmayı planladığı hayatı bir doğum sırasında raydan çıkmış, zaman içinde anlamını yitiren hayatının geri kalanını kime adadığını dahi bilmeden öyle kolayca feda edebilmişti. Ama gün be gün başka bir hayatın içinde kendine yer bulmuş, içinde yeşerttiği sevgi ağacının dalları da her şeye rağmen aşı tutmuştu.

İş güç ve rutinler içinde devam eden hayatı bir deli oğlanın (anlatıcının babasının) hayatına girmesi ile değişmiş – burada bir ara vermek icap edecek- çocuklar torunlar gelinler derken gülen yüzlerle örülü bir yaşam şekillenmeye başlamıştı.

Deli oğlan, evin tek oğlu çakır gözlü arkadaşına kendi eşinin kızkardeşini eş olarak önerdiğinde herkesin yüreği pır pır etmişti. Hızla akan bir süreçte evlilik, çocuklar, gitmeler, gelmeler ile hayatlar birbirine bağlanmış, aynı zaman diliminde ardı ardına gelen nişan, düğün, doğum gibi heyecan verici olaylar ile aile ilişkileri köklenmişti. Ta ki; bir tekerin olmadık bir çukura girip patlayarak aracın takla atmasının ardından araç içinde verilen son nefese kadar…

Bir baba ile can dostun eline tutuşturulan resmi tutanaktaki ölüm raporu… O an…

Bir hastanenin yoğun bakım servisinin önünde bir baba ve oğlu ölüm ile doğum arasında kalmış kuzucuk için omuz omuza beklerken… O an…

Ruhu pencereden uçup gitmiş bir evin içinde yine bir baba ve ona oğlundan miras kalmış bir genç adam… Kitaplığın önünde şifreyi anlamaya çalışırken… O an…

Bir kaza sonucu hayata dönmeyi başarmış ancak kaza sonucu bacağını kaybetmiş bir müvekkil ile avukatı karar duruşmasından sonra adliye koridorunda usulca yürürken… O an… (gelecek haftalarda işlenecek bu konu)

İşte o anlarda benzer duygu durumları içinde farklı insanlar birbirlerinin gözlerinin içine bakma cesareti bulamadan, hatta gözlerini uzaklara dikerek, boşluğa bakıp yitirilen hayallerin arkasından var oluşu sorguluyorlardı. Varlık neydi ki? Ve biz var mıydık ki? Ve onlar yok mu oluyorlardı peki şimdi?

İyiliği ve kötülüğü bilme ağacının meyvesini yersen ölümlü olursun denmişti, hayat ağacının meyvesini yersen sonsuz hayata kavuşursundu. Demek ki, bir zamanlar iyiliği ve kötülüğü bilme ağacı vardı ha! İyiliği ve kötülüğü bilme ağacının meyvesinin tadını kim merak etti ki? Neden yedi ki? Tüh beee…Tüh yaaa…Tüh

Ersin EREN….

aysaa

Related Posts

Cito ve IEP Arasındaki Fark: Eğitimde Bireyselleştirmenin Gücü

Cito ve IEP Arasındaki Fark: Eğitimde Bireyselleştirmenin Gücü

Türk Diş Hekiminin Hollanda Yolculuğu

Türk Diş Hekiminin Hollanda Yolculuğu

İsviçre Alpleri’nde Panoramik Bir Tren Macerası

İsviçre Alpleri’nde Panoramik Bir Tren Macerası

Nasıl Hollanda Vatandaşı Oldum ?

Nasıl Hollanda Vatandaşı Oldum ?

8 Comments

  1. Yine yıktın, yine kabimizi dağladın. Gidenleri anmak ile yok olmayı anlamaya çalışmak. Ve biraz ileride kendi yok oluşun. Hayat dediğin, iyi ihtimalle, 2 milyar saniye.

    • Her nerede yaşanıyorsa içimde bir iz kalıyor. O izi takip ediyorum. İçimdeki merak tetikçimdir benim. Yazdığım sürece korkacak bir şey yok ama yazmadığım zaman diyeceksin ne oldu bu oğlana diye. Söz mü?

  2. Oy anam oy olup bitenleri ne saklamışsın be sayın yazar ne işlemişsin başkasının başına gelse sadece acı bir anı olacak bu işler sende şelale gibi bir anlatı olmuş. Hiç değilse ölümsüz oldular şimdi yazıda kaldılar senin sayende… şimdi herkes yazılma sırasını ölümsüzlük sırasını bekleyecek ama bunu da biliyorsun değil mi:))

  3. Hepimizin Kendi hayatından birşeyler bulacağı harika bir yazı
    Yine aldın götürdün hepimizi mazilerimize
    Teşekkürler

    • Yüreğime dokunan eller, yaralayan darbeler, beynime kan sıçratan isyanlarım oldukça kalemim de yazmaya devam edecek.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

İlginizi çekebilir

Dil secenekleri

Tags