Almanya’da Eğitim

Almanya’da Eğitim

Alamanya Alamanya Ben burada kalaman ya

Memleketimiz Türkiye’de sapasağlam olanların bile yoluna devam edebilmek için olanca çaba sarf etmesi icap ederken, biz bir de engelli kızımızla hayata tutunmaya, bir yandan şifa bulmaya çalışırken bir yandan da akranlarının birer birer gelişimlerine şahit olmuş, diğer yandan da onları yakalamak için eğitim hayatına girmek isterken uzunca bir süre itilip kakılmıştık.

Buna rağmen içine düştüğümüz durumu düzeltmek adına yine uzunca bir süre amansız bir mücadele vermiş, çevremizdeki hemen herkesin takdirini de toplayarak bıkmadan usanmadan didinip durmuş, tahmin edeceğiniz gibi bu zaman zarfında maddi ve manevi olarak çokça da yıpranmıştık.

Pılımızı Pırtımızı Toplayarak Almanya’ya Taşınmıştık

Ne var ki; öyle bir noktaya gelmiştik ki; pes edip kendimizi Alman sisteminin çarklarına bırakmamızın daha hayırlı bir iş olacağına vicdanen kesin olarak karar verip pılımızı pırtımızı toplayarak Almanya’ ya taşınmıştık. Başımıza neler gelecekti bakalım, mukayeseli olarak biraz anlatayım. Suya sabuna da biraz dokunayım tabi…

Burada öncelikle bam telimize nasıl basıldığını görmenizi isterim. O seneler neredeyse her Allah’ın günü haberlerde görmeye alıştığımız birbirinden absürt yok efendim Ergenekon savcılarının dalga dalga operasyonları, yetmedi Balyoz darbe planları, o bitti derken kozmik odaya baskınlar, genelkurmay başkanın silahlı terör örgütü üyesi lideri olmak suçundan yargılanması, Kürt açılımı süreci ve o dönemde araçlarına ‘Ne mutlu Türküm diyene’ yazılarının cezalara konu edilmesi, futbolda şike tapeleri, memleketin her yerinde isyan şeklinde gelişen gezi olayları, tencere tava protestoları derken devrelerimiz yandı diyorduk ki; 17-25 aralık soruşturmalarına uyandık, askeri tırlar meselesi boy boy gazetelerde, televizyonlarda tartışılırken, bir baba ile oğlunun akçeli işler hakkındaki akıl almaz konuşmaların ses kayıtlarını dinlemeye başlamıştık, savaş suçları konuşulduğu yetmezmiş gibi konuşanlar hapse giriyor, daha önce hapse atılanlar hapisten çıkıp siyasete giriyordu, Ergenekon ve Balyoz soruşturmasının kral savcıları kaçacak delik ararken, kumpas davalarının iddianamelerinde paralel devlet ile tanışmıştık, dersaneler kapatılmış hatta dersane yasaklı bir kelimeye dönüşmüştü adeta.

15 Temmuz ise demokrasi ve milli birlik günü ilan edilmişti. Tüm bu askeri, siyasi, hukuki absürtlüklerin ekonomik çalkantıya dönüşmemesi mümkün müydü ki! Her geçen gün ‘burada yaşanmaz artık!’ laflarını işitiyorduk, ama biz inatla, her şeye rağmen içinde mutluluk kırıntıları bulunan hayatımıza devam edebileceğimiz bir çıkar yol bulmak için dirim dirim direniyorduk.

Ta ki, küçük kızımızın engellerine rağmen okul çağı gelene kadar. İşte orada yelkenlerimiz suya düştü. İşte orada daha fazla dayanamayacağımızı, iflasın eşiğine gelmiş olduğumuzu, hayal aleminden çıkıp salt gerçekle yüzleşmek zorunda olduğumuzu yüzümüze tokat gibi vuran bir okul müdüresi bize tane tane anlatana kadar. Gidin diyordu, gidin ve yolunuz açık olsun. Burada bir okul yok size, burada bundan sonrası kurtlar sofrasıdır ve etik yok, değerler yok, ahlak yok, şefkat yok; burada rekabet, burada hırs, burada kavga var güzel insanlar, burada size gün yüzü yok, gidin…

Ne zordur kabullenmesi mağlubiyeti ve aynı zamanda ne güzeldir galiptir bu yolda mağlup diyerek gururla dönüp gitmek, kızımızı bir apolet gibi omuzlarımıza alarak düşmek yollara. İşte böyle düştük yollara dostlarım. Başımıza geleceklerden bihaber, umutla doldurarak yüreklerimizi tası tarağı toplayıp çıkıverdik hızlıca.

Öncesi de vardı tabi bu hikayenin, gelin en başından anlatayım. Hayata yön veren bir karar alınıyor ama bu karar alınana kadar neler neler yaşanıyor, hep birlikte yaşayalım mı? Ne dersiniz?

Kendi eğitim öğretim hayatımı bitirip de mesleğimi icra etmeye başladıktan kısa bir zaman sonra, bendeniz henüz daha yirmi yedi yaşımdayken, kızım İzmir’ de Çakıltaş Anaokulu’ ndan kepleri havaya atarak mezun olduğunda bir veli toplantısı yapmışlardı. Mezun olan öğrencilerinin her birinin ilkokul öğretmenlerinin ne gibi özellikleri taşıması gerektiği anlatılıyordu.

Kızıma babacan, tok sesli, sabırlı bir erkek öğretmen tavsiye edilmiş ve bizlere de çevredeki okullarda öğrencilerini mezun eden 5. Sınıf ilkokul öğretmenlerinin velileri ile temasa geçerek istihbarat toplamamız hususu izah ediliyordu. Neymiş bu öğretmenler bir sonraki sene 1. sınıf öğrencilerinin sınıf öğretmeni olacaklarmış. Hoppalaaaa!!!

Welcome to Hell!

Böyle girmiştik yeni nesil eğitim sistemine, binbir bilinmezlikle…

Ne yani, diyorduk kendi kendimize, işi gücü bırakıp okul okul gezip 5. sınıf öğrencilerinin velileri ile sohbet ederek aldığımız bilgilere göre okul kaydı falan mı yaptırmaya çalışacağız. Bir yandan da her öğrencinin sistemde kayıt olacağı okul belliyken. Yok adres değiştir, yok okula bağış yap, yok uzak mesafeye getir götür, üstüne üstlük bunu bir hayal uğruna, umut dünyası içinde yap. Yani bundan sonraki her şey doğru olacak da, çocuk büyüyecek de, adam olacak da ölme eşeğim ölme yani. Geçiniz kardeşim, böyle saçmalık mı olurmuş dedik ve hangi öğretmen denk gelirse kaderimize razı olarak, en yakındaki, sistemde kayıtlı okula başlattık büyük kızımızı.

Diğer yandan bir başka coğrafyada okulun ilk günü Almanya’da kocaman bir külah ile başlıyordu okullar; içi hediyeler, haribolar, çikolata ve oyuncaklar ile dolu kocaman bir külah. Okula yeni başlamanın heyecanı içindeki çocukların kucağında fazlaca abartılı, kocaman karton bir külah eşlik ediyordu o güne. Çocuklara okul tanıtılıyor, kurallar belirleniyor ve öğretmen çocuklarla tek tek tanışıyordu.

Külah hariç diğer her şey abartısız, gösterişsiz ve kafalardaki tüm kuşkuları ortadan kaldırmaya yönelik açıklamalar, herkesin aklında okul hakkındaki gizem perdesini kaldırmaya, endişe yaratan bilinmezlikleri mantık kurallarına uygun hale getirmeye, taşları tane tane yerine oturtmaya başlıyordu ve böylece çocukların bir sonraki gün de okula yine hevesle gelmelerinin önü de açılmış oluyordu.

Burada ise, cumhuriyetin 100. yılına yaklaşmış olmamıza rağmen evrensel hiçbir kriterin karşılanmadığı, pedagojinin P’sinden uzak, çocukları bırakın tek bir kişinin dahi umursanmadığı, kuralların ancak ve ancak görerek yaşanarak öğrenilbileceği, akıldan ve bilimsellikten uzak olmayı bırakın mantığın dahi yakınından geçmeyen son derece gelenekselci bir yapı ile daha ilk gün karşılaşıyorsunuz ve karşılaşır karşılaşmaz, kocaman bir ‘Eyvah!’ çekiyorsunuz. Nasıl mı?

Bizimkisi şöyle başlamıştı: askeri bir manga gibi sıraya sokulan çocuklar, daha öncesinde hiç duymadığı ve duyduğunda da ne anlama geldiğini anlayamacağı halde ‘Doğruyum, çalışkanım, ilkem küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, ülkemi, vatanımı özümden çok sevmektir…varlığım Türk vatanına armağan olsun. Ne mutlu Türküm diyene…’ şeklinde koro halinde okunan Andımız, ardından da İstiklal Marşı ki, daha okulun ilk günü için o yaşta bir çocuğun idrak gücünün çok üstünde bir anlam taşıyan Andımız ve ‘Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak’ marş diye başlayan İstiklal Marşı, körpecik zihinlerde alabildiğine hiçlik hissi yaratıyordu.

Ben çocuk olarak bir hiçim, biz veliler olarak biz hiçiz ve bu karşımızda duran öğretmenler ve diğer herkes aslında birer hiçler… Kürsüye çıkan hafif göbekli, son derece vasat görünümlü, özensiz bir takım elbise giymiş, tahmin ettiğiniz üzere erkek bir müdür, yine tahmin ettiğiniz klişelerle dolu, yaratıcılıktan, espriden, sizden, bizden, çocuktan uzak buz gibi, duygusuz bir konuşma yapıyordu. Tam bu sırada kürsünün arkasında, bir boyacı da yaz tatilinde çocukların tören alanının karşısındaki duvara yazılmış duvar yazılarını boyayla kapatmaya çalışıyordu. Plansızlık, sistemsizlik, özensizlik adeta paçalarımızdan akarken sırayı bozmadan, uygun adım, neredeyse bir askeri düzen içerisinde sınıflara giriliyordu. Okulun ilk gününü iple çeken velilerin hemen hepsinin zihinlerine umutsuzluk tohumları serpilirken, herkesin kafasında kendi meşrebine göre endişe hakim oluyordu.

Mesela benim kızım ilk defa sınav olacakları günü anlatırken, öğretmenin soruları dağıttığını, sıraya çantaların konulduğunu ancak sınav kurallarının anlatılmadığını, kendisinin de soruları çözmek için kitabını açtığını, oradan bakmaya çalışırken öğretmenin sert ve yargılayıcı sözleriyle örselendiğinden biraz gülerek, biraz utanarak biraz da kızarak bahsediyordu. Bunun kopya çekmek olduğu kendisine söylenmemişti ve ben de işte diyorum, işte tam da böyle, tek tek kaybediyorduk pırlanta gibi yavruları, kazanmak yerine hem de…

Ersin EREN

aysaa

Related Posts

Farklı Yolların Ortak Noktası: Yol-Kat’ın Arkasındaki Güçlü Kadınlar

Farklı Yolların Ortak Noktası: Yol-Kat’ın Arkasındaki Güçlü Kadınlar

Kanserle Dans: Ebru Janssens Kayan’ın İlham Veren İyileşme Yolculuğu

Kanserle Dans: Ebru Janssens Kayan’ın İlham Veren İyileşme Yolculuğu

Azim, Çaba ve Başarının Hikayesi

Azim, Çaba ve Başarının Hikayesi

Cito ve IEP Arasındaki Fark: Eğitimde Bireyselleştirmenin Gücü

Cito ve IEP Arasındaki Fark: Eğitimde Bireyselleştirmenin Gücü

5 Comments

  1. Yine su gibi akan bir yazı yine suratımıza tokat gibi çarpan hayatımız var ol Ersinim en doğru yollar önünüze serilerek var olun kuzuuuum:))

    • Sular gibi akmayan hayatların kelimelere dökülüşü işte böyle sular gibi akarak oluyormuş meğer,

  2. Maalesef Egitim gerçekleri sanki bir kırbaç gibi kendime getirdi pazar rehavetinden
    Çok güzel ve çarpıcı tarifler ama değişmesi zor gerçeklerimiz
    İnşallah yeni yolunuzda herşey gönlunüzce olur
    Doğrusu evladımız büyüyünce unuttuğumuz acı gerçekleri tekrar hatırladik
    Teşekkürler Ersin kardeşim
    Sevgi ve Sağlıcakla kalın

  3. 3 yaşında oğlum gelişim olarak geri spektrum /uyaran eksikliği tanısı kondu Türkiye de biz Almanya’da eğitim almak istiyoruz dönüş bekliyoruz saygılar iletişim:1728000417

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *

İlginizi çekebilir

Dil secenekleri

Tags