Bavul Çocukları ve Psikolojik Etkileri: Uzman Ne Diyor?

Bavul çocukları

Beyazıt Öztürk’ün programında, çocukluğunu “bavul çocuğu” olarak geçirmiş bir yetişkini dinlerken aklıma şu soru takıldı:

Bu çocuklarla ilgili yapılmış bir araştırma var mı?

“Bavul çocukları” akademik literatürde yerleşmiş bir kavram değil. Göçle büyüyen çocukların deneyimini anlatmak için gündelik dilde oluşmuş bir tanım. Daha çok, göçün çocuklar üzerindeki etkisini tarif etmek için kullanılıyor.

Bu ifade; anne ya da babası çalışmak için başka bir yere giden, kendisi ise geride bırakılan ya da akrabalara emanet edilen çocukları anlatıyor. 1960’lardan sonra Avrupa’ya yönelen işçi göçüyle birlikte bu durum yaygınlaştı ve zamanla olağan kabul edilen bir düzene dönüştü.

Bu çocuklar için bavul, sadece bir eşya değil. Geçiciliğin ve belirsizliğin simgesi olarak tanımlanıyor.

Peki Bu Alanda Ne Biliyoruz, Ne Bilmiyoruz?

Programdan sonra, bu konuyla ilgili yapılmış bir çalışma olup olmadığını merak ettim.

Ancak Türkiye bağlamında, doğrudan “bavul çocukları” başlığıyla yapılmış kapsamlı çalışmalara rastlamadım. Bu, bu çocukların yaşadıklarının önemsiz olduğu anlamına gelmiyor. Sadece meselenin başka kavramlar altında ele alındığını gösteriyor.

Göç literatüründe bu çocuklar daha çok “left-behind children” olarak adlandırılıyor. Yani ebeveynleri çalışmak için başka bir yere giden, kendileri geride kalan çocuklar.

Bu alanda neler bilindiğini, nelerin hâlâ gri alanda kaldığını sormak için mikrofonu Uzman Psikolog Elif Durgel’e uzattım.

Uzman Görüşü | Dr.Psikolog Elif Durgel

“Literatürde left-behind children olarak adlandırılan, göç nedeniyle ebeveynlerinden ayrı büyüyen çocuklar oldukça yaygın. Mevsimlik işçilik ya da yurtdışında çalışma nedeniyle anne-babadan ayrılma, çocukların ruhsal ve akademik gelişimini etkileyebiliyor. Bu çocuklarda kaygı bozukluğu, depresyon gibi psikolojik sıkıntıların daha sık görüldüğünü; akademik olarak zorlanma, düşük not alma, sınıf tekrarı ya da okulu bırakma gibi sonuçların ortaya çıkabildiğini gösteren çalışmalar var.

Ancak bir çocuğun geride bırakılmış olması, mutlaka kalıcı bir travma yaşayacağı anlamına gelmez. Burada birçok faktör devreye girer. Bağlanma açısından baktığımızda çocuklar yalnızca anne-babalarına değil; nine, dede, teyze, amca gibi diğer bakım veren figürlere de bağlanabilir. Eğer bu figürler çocuğa destek, sıcaklık ve anlayış sunuyorsa; ayrıca çocuk, giden ebeveyniyle düzenli ve güvenli bir iletişim kurabiliyorsa, ayrılık süreci daha sağlıklı atlatılabilir.

Asıl risk, çocuğun hem ebeveyne ulaşamadığı hem de kaldığı yerde yeterli duygusal destek görmediği durumlarda ortaya çıkar. Süre uzadıkça sorunlar belirginleşir. Çocuklar yaşadıklarını anlamlandırmak için kendilerince bir ‘hikâye’ yazarlar ve çoğu zaman bu hikâye ‘benim yüzümden oldu’ noktasına varır. Boşanma süreçlerinde de gördüğümüz bu durum, çocuğun kendini suçlamasına yol açabilir.

Bizim gibi kültürlerde çocuk üzülmesin diye gerçeklerin saklanması yaygındır. Kısa vadede koruyucu gibi görünse de uzun vadede çocuk açık ve net bilgiye ulaşamadığı için kendi senaryosunu yazar. Bu da güven duygusunu zedeler. Tıpkı bebeği memeden ayırırken gerçeği söylemeyip oyalamak gibi; iyi niyetli ama kafa karıştırıcı bir süreçtir.

Çocuğun ayrılık yaşındaki gelişimsel dönemi de belirleyicidir. Ayrıca kaldığı yerdeki rolü önemlidir. Bazı çocuklar bakım veren abla/abi rolüne geçmek zorunda kalır; büyük olan çocuk adeta anne ya da baba olur. Bu noktada çocukluk erken biter.

Ebeveynin gittiği yerde yeni bir hayat kurması, hatta yeni çocuklarının olması da geride kalan çocuk için derin bir değersizlik duygusu yaratabilir. ‘Ben sevilmiyorum, ben değersizim’ inancı yerleşebilir. Bu inançlar yetişkinlikte kurulan ilişkilerin temelini oluşturur.

Dünyaya ve insanlara duyulan güven sarsıldığında; kaygı bozuklukları, daha karamsar bir bakış açısı, risk almaktan kaçınma ve girişimci olamama gibi özellikler görülebilir. Dünya, güvenli bir yer olmaktan çıkıp tehditlerle dolu bir alan olarak algılanabilir.”

Tanıklık Ettiklerim

Benim de bavul çocuğu olarak adlandırabileceğimiz bir çocukluk yaşamış, bugün yetişkin olmuş tanıdıklarım var. Hayatlarına baktığımda, hepsinde aynı şeyleri söylemek mümkün değil elbette. Ancak genel bir hâl dikkat çekiyor.

Hayata bakışları biraz daha umutsuz, insanlara ve ilişkilere karşı biraz daha temkinli, geleceğe dair beklentileri ise çoğu zaman kırılgan.

Bu bir teşhis değil. Bir genelleme hiç değil.

Sadece şunu düşündürüyor: Çocuklukta yaşanan o uzun ayrılık hâli, zamanla geçip gitmiyor olabilir. Sadece şekil değiştiriyor.

Ve belki de bu yüzden, bavul çocuklarıyla ilgili sorular hâlâ cevap bekliyor.

Leave a Reply

Your email address will not be published. Required fields are marked *